Uzaklar Çağırınca...Mukeddama - Hakkımda - Mahzen - E-Posta |
|
Hasbihal
- Tarih: 20:24 6/7/2007 Yazan: milkboy Kategori: Suleyman Mabedi Zamanın ters, yarenliğin faydasız; her reisin bezgin ve her başın hasta olduğunu görünce; evime kapanıp şerefimi kayırmayı kâr bildim. Yanımda saklı duran ve avucumda ışıldayan, hikmet şarabından içerim. Sofra arkadaşlarım mürekkep şişeleridir; sazım onların şakırtısıdır. Bu arada dünyadan göçmüş hikmet erbabının sohbetiyle neşelenirim. Farabi
1 Yorum - Yorum yaz - Bağlantı
|
|
Oval Portre
- Tarih: 09:55 5/7/2007 Yazan: milkboy Kategori: Suleyman Mabedi Uşağımın, ağır yaralı halimde beni açıkta gecelemeye bırakmaktansa herşeyi göze alıp zorla içeri soktuğu şato, kimbilir ne kadar zamandır Apeninler’in üzerindeki esrarlı heybet ve hüzün yığınlarından biriydi; hep böyle şatolardan bahseden Mrs. Radecliffe’in hayal ettiklerinden farksızdı.
Görünüşe göre bu yakınlarda, bir zaman için terk edilmişti. Biz en az ihtişamla döşenmiş küçük bir daireye yerleştik. Burası binanın uzak bir kulesiydi. Süsleri zengin olmakla beraber yıpranmış ve eskiydi. Duvarlarına altın arabesk çerçeveler içinde birçok canlı modern resimler ve perdeler asılmıştı. Odalar türlü şekilde eski silahlar ve savaş ganimetleriyle donatılmıştı. Yalnız duvarlara asılı olmayıp, binanın garip mimarisinin sonucu olan birçok girinti ve çıkıntılarına dayatılan bu resimlere, henüz başlayan buhranlarım yüzünden derin bir ilgi duyuyordum. Onun için (zaten gece olduğundan) Pedro’ya pencerelerin ağır kepenklerini kapamasını söyledim. Başucumdaki yüksek şamdanın mumlarını yakmasını ve yatağı tamamiyle örten saçaklı siyah kadife perdeleri açmasını emrettim. Bütün bunların yapılmasını isteyişimin sebebi, eğer uyku tutmazsa resimleri seyretmekve yastığımın üzerinde bulduğum bir kitabı okumaktı –anlaşılan bu kitap duvardaki resimleri inceleyen bir eserdi. Uzun uzun okudum, dikkatle, yakın bir ilgiyle seyrettim. Saatler büyük bir hızla ve ihtişamla uçup gittiler. Nihayet gece yarısı geldi. Şamdanın yeri beni memnun etmedi. Uyuklayan uşağımı rahatsız etmeden, şamdana zorlukla elimi uzatarak onu, kitabımı daha iyi aydınlatacak bir yere koydum. Fakat bu hareketin beklenmedik bir etkisi oldu. Mumların ışığı şimdi, o zamana kadar karyolanın gölgesinde kalan bir köşeyi aydınlattı. Böylece o parlak ışığın içinde, evvelden farkına varmadığım bir resim gördüm. Bu resim henüz kadınlık çağına giren bir kızın portresiydi. Resme şöyle bir baktım, sonra gözlerimi kapadım. Böyle yapışımın sebebini önce kendim bile bilmiyordum. Ama gözlerim kapalı kaldığı sürece zihnimde bu sebebi araştırdım. Bu, gözlerimin beni aldatmadığına inanmak ve hayal gücümü dinginlik ve huzura kavuşturup emin bir gözle bakmak için yapılmış ani bir hareketti. Biraz sonra resme tekrar uzun uzun baktım. Gördüğümün doğru olduğundan artık şüphe etmiyordum, edemezdim. Çünkü resmin üzerine vuran mumların ilk pırıltısı duygularımın, içine düşmekte olan rüyalı dalgınlığı gidermiş ve beni iyice sarsarak uyandırmış gibiydi. Portre, söylediğim gibi bir genç kızındı. Sully’nin yaptığı resimlerdeki çok beğenilen başları andıran, teknik tabiriyle " vignette " tarzında yapılmış yalnız bir baştan ve omuzlardan ibaretti. Kollar, göğüs ve hatta parlak saçların sonucunda resmin fonunu oluşturan belirsiz ve koyu karanlık içinde farkolunmayacak şekilde erimişti. Çerçeve ovaldi, Arapvari, zengince yaldızlanmış ve halelenmişti. Bir sanat eseri olarak hiçbirşeye bu resimden çok değer biçilemezdi. Fakat beni böyle birdenbire sarsan ne eserin yapılış tarzı ne de çehrenin harikulade güzelliğiydi. Asıl beni hayrete düşüren, yarı uyku halinde birdenbire sarsılan hayalgücümün bu portreyi yaşayan bir insana benzetmesiydi. Bir bakışta resmin, tarzın ve çerçevenin düşmanlığını hemen farketmiştim; bunlar deminki fikri hemen dağıtıyorlar hatta akla gelmesine bile fırsat bırakmıyorlar. Bu sebepleri ciddi olarak düşünerek, yarı oturmuş yarı uzanmış vaziyette, belki bir saat gözlerim portreye dikili kaldım. Sonunda, etkisinin sırrını çözdüğüme inanarak yatağın içine düştüm. Evet, resmin sihrini o mutlak canlılığını bulmuştum. Bu beni önce şaşırttı, allak bullak etti, sonunda sindirip ürküttü. Derin ve saygılı bir korkuyla şamdanı eski yerine koydum. Sonsuz heyecanıma sebep olan şey de bu suretle gözümün önünden kalkmış oluyordu. Telaşla resimleri tahlil eden ve hikayelerini anlatan o kitabı aradım. Oval portreyi gösteren sayfayı çevirerek şu belirsiz ve garip kelimeleri okudum: "O, benzerine az rastlanır bir güzelliğe sahip ve cazibesi kadar neşesi de sonsuz olan bir genç kızdı. Ressamı görüp sevdiği ve onunla evlendiği an hayatının uğursuzluk saati çaldı. Ressam, ateşli, çalışkan, sert ve zaten eşini sanatında bulmuş bir insandı; halbuki o, benzerine az rastlanır bir güzelliğe sahip ve cazibesi kadar neşesi de sonsuz olan bir genç kızdı; şen, güler yüzlü, bir karaca yavrusu kadar oyunbaz, her şeye sevgi besleyen, değer veren, yalnız rakibi sanattan nefret eden, yanlız sevgilisini ondan ayıran palet ve fırçalar gibi uğursuz şeylerden korkan bir genç kızdı. Böylece, ressamın kendi portresini yapmak istediğini duyması kız için korkunç bir darbe olmuştu. Fakat kız mütevazi ve uysaldı. Yüksek kulede, ışığın yalnız yukardan tualin üzerine düştüğü karanlık odada hiç şikayet etmeden haftalarca poz verdi. Ressam içinden, saatlerce, günlerce süren işinden pek gurur duyuyordu. Ateşli, vahşi ve huysuz bir adamdı; hayallerinde kendisini kaybediyordu. Öyle ki, bu ıssız kulede ancak tepeden sızan ışığın sevgilisinin sağlığını harap ettiğini, onu içten içe yediğini hangi göz olsa görebilecekken, o göremiyordu. Kız, büyük bir ünü olan ressamın işine ne derin bir aşkla bağlı olduğunu, kendisini çok seven fakat günden güne zayıflayan ve cesareti kırılan sevgilisini tasvir etmek için nasıl gece gündüz çalıştığını görüyor ve gülümsüyor, şikayet etmeksizin durmadan gülümsüyordu. Gerçekten portreyi görenler, aslına benzeyişinden, adeta bir mucizeden bahseder gibi, alçak sesle bahsediyorlar ve bunun yalnız sanatçının büyük kudretinden değil, o kadar ustalıkla resmini yaptığı güzele olan derin sevgisinden geldiğini söylüyorlardı. Fakat portrenin bitmesi yaklaşınca artık kuleye kimse kabul edilmez oldu. Çünkü ressam işinin hararetiyle vahşileşmişti ve gözlerini tualden karısının yüzüne bakmak için bile pek seyrek kaldırıyordu. Resme döktüğü renklerin, yanında duran sevgilisinin yanaklarından uçup gittiğini fark etmiyordu. Haftalar geçip de yapılacak az şey (ağzın üzerine vurulacak bir fırça, gözün üstüne düşürülecek bir renk) kalınca kadının ruhu, sönmekte olan bir lambanın alevi gibi, bir an parladı. Artık son fırça vurulmuş, boya sürülmüştü. Bir dakika ressam, eserinin önünde hayran hayran durdu. Fakat, resme bakarken titrerdi, rengi uçtu, benzi ölü gibi sarardı, ' Gerçekten, hayatın ta kendisi oldu bu! ' diye haykırdı. Gözlerini birden bire sevgilisine bakmak için çevirdi: Genç kadın ölmüştü. " Edgar Allan Poe |
|
Sürgün Üzerine
- Tarih: 13:00 4/6/2007 Yazan: milkboy Kategori: Suleyman Mabedi Sürgünü çağımıza özgü bir siyasi ceza olarak kavrayabilmek için, haritası edebiyat tarafından çıkarılmış deneyim alanlarının ötesine geçmek şarttır. Joyce’u, Nabakov’ u ve hatta sürgün hakkında, ama nedensiz ya da gerekçesiz sürgün hakkında dokunaklı şeyler yazmış olan Conrad’ ı bile bir kenara koymak şarttır. Bunun yerine, adlarına BM kuruluşları yaratılmış olan sayısız kitleleri, yurtlarına dönebilme imkanı kalmamış, ellerinde sadece ekmek karneleri ve söz konusu kuruluşlardaki numaraları olan köylü mültecileri düşünmek gerekir.Paris kozmopolit sürgünleri kendine çekmesiyle ünlüdür, ama aynı zamanda varlıklarından hiç haberimiz olmayan erkek ve kadınların sefil bir yalnızlık içinde yıllarını geçirdiği yerdir de. Vietnamlıların, Cezayirlilerin, Kamboçyalıların, Lübnanlıların, Senegallilerin, Peruluların, bir de Kahire’ yi, Beyrut’u, Madagaskar’ı, Bangkok’u, Mexico City’ i düşünelim. Atlantik dünyasıyla aradaki mesafe arttıkça ümitsizce büyüyen rakamlar, sahipsiz atıklar, anlatılabilir bir tarihten yoksun “kayıtlara geçmemiş” halkların pekişmiş sefaleti de artar. Hindistan’dan sürülmüş Müslümanlar, Amerika’daki sürgün Haitililer, Okyanusya’daki Bikinililer ya da Arap dünyasının dört bir yanına dağılmış Filistinliler hakkında düşünmek için öznelliğin, sanatın sağladığı mütevazı sınırları terk edip kitle siyasetinin aritmetik soyutlamalarına başvurmamız gerekir. Müzakereler, ulusal kurtuluş savaşları, yurtlarından bohça gibi toplanıp dürte dürte, otobüslerle ya da yayan başka ülkelerdeki kamplara gönderilen insanlar: Bu deneyimlerin yekunu nedir? Bariz bir biçimde ve neredeyse kasten geri dönüşsüz kılınmamışlar mıdır? Milliyetçiliğe ve milliyetçilikle sürgün arasındaki temel bağa geliyoruz. Milliyetçilik bir yere, bir halka, bir mirasa ait olmanın beyanıdır. Bir dil, kültür ve adet ortaklığı tarafından yaratılan yurdu onaylar; ve bunu yaparken sürgünün getirdiği harabiyeti kovar. Aslında, milliyetçilik ile sürgün arasındaki etkileşimin Hegel’in efendi-köle diyalektiğine, birbirlerini şekillendiren, ve kuran zıtlara benzediğini söylersek fazla ileri gitmiş sayılmayız. İlk aşamalarındaki bütün milliyetçilikler kendilerine bu tür yabancılaşmayı –topraktan, köklerden, birlikten, kaderden yabancılaşmayı- aşma hedefi koyarlar. Amerika’nın bağımsızlığını kazanması, Almanya’yı ya da İtalya’yı birleştirmek, Cezayir’i kurtarmak için verilen mücadeleler, hakları olduğu düşünülen yaşam tarzlarından ayrılmış –sürgün edilmiş- milli grupların mücadeleleriydi. Zafer kazanmış milliyetçilik, ileriye dönük olarak olduğu gibi geriye dönük olarak da, hamasi bir anlatıyı, seçmeci bir biçimde bir anlatı formu içine yerleştirilmiş bir tarihi gerekçelendirmek için kullanılabilir. Nitekim bütün milliyetçiliklerin kurucu babaları, yarı-dini temel metinleri, ait olma retorikleri, tarihsel ve coğrafi mihenk taşları, resmi düşmanları ve kahramanları vardır. Bu kolektif ethos, Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nün habitus adını verdiği şeyi; alışkanlıkla ikameti birbirine bağlayan pratiklerin meydana getirdiği tutarlı karışımı oluşturur. Başarılı olan milliyetçilikler zamanla doğruluğun münhasıran kendi malları olduğunu iddia eder, yanlışlık ve aşağılıklığı yabancılara atfederler ( mesela komüniste karşı kapitalist ya da Asyalı’ya karşı Avrupalı retoriğinde olduğu gibi) Milliyetçiliğin millet olarak inşa ettiği şeyin çerçevesinin hemen dışında, biz’i yabancı olan sınırdan ayıran sınırda tehlikeli bir alan, yani ait olmama alanı yer alır. İlk çağlarda insanın sürgün edildiği ve modern çağda da muazzam sayıda insanın mülteci ve yerinden edilmiş kişiler olarak dolanıp durduğu yer burasıdır işte. Bu sahipsiz toprakları tasvir etmenin güç bir yanı vardır: milliyetçilik gruplara dair bir şeyken, sürgün, doğduğu yerde konumlanmış, bir organik grubun yokluğuna dair, grubun dışında yaşanan yalnızlığa dair bir şeydir. Milli gururdan, kolektif duygulardan ve grup ihtiraslarından dem vuran kuşatıcı ve tumturaklı dile düşmeksizin sürgünün getirdiği yalnızlık nasıl aşılır. Bir yanda sürgün, öte yandan milliyetçiliğin genellikle gözünü kan bürümüş iddiaları arasında kurtarmaya ve benimsemeye değer ne vardır. Milliyetçilikle sürgünün ikisine de içkin ortak özellikleri var mıdır? Paranoyanın birbiriyle çatışan iki ifade biçiminden mi ibarettirler? Bu sorular tam olarak cevaplanamaz, çünkü hepsi de sürgünle milliyetçiliğin tarafsız bir biçimde, birbirlerine gönderme yapmaksızın tartışılabileceğini varsayar. Her iki durum da kolektif duyguların en kolektif olanından özel hislerin en özel olanına kadar her şeyi içerdikleri için, ikisine de uygun düşen bir dil yoktur; milliyetçiliğin kamusal ve her şeyi kapsayan hırslarında ise sürgünün gerçek ruh haline dokunan hiçbir şeyin olmadığı kesindir. Çünkü sürgün, milliyetçiliğin tersine, temelde süreksiz bir varlık durumudur. Sürgünler köklerinden,topraklarından, geçmişlerinden koparılmışlardır. Genelde orduları ya da devletleri yoktur, ama çoğunlukla bu kurumların peşindedirler. Bu yüzden sürgünler, çoğunlukla kendilerini muzaffer bir ideolojinin ya da itibarını yeniden kazanmış bir halkın parçası olarak görmeyi tercih ederek, parçalanmış hayatlarını anlatı formu içinde yeniden kurmaya yönelik acil bir ihtiyaç hissederler. İşin can alıcı noktası, bu muzaffer ideolojiden kurtulmuş –ve sürgünün parçalanmış tarihini yeniden birleştirmek amacıyla tasarlanmış- bir sürgünlük durumunun, günümüz dünyasında neredeyse katlanılmaz, neredeyse imkansız oluşudur. Yahudilerin, Filistinlilerin ve Ermenilerin yazgısına baksanıza. Kış Ruhu - Edward Said
|
| :: Sonraki Sayfa |